Ölümden Sağ Kurtulan Adam



Bir varmış bir yokmuş.

Bir zamanlar heybetli ve yedi tepeli bir şehirde yaşayan yoksul ve kimsesiz bir adam varmış. Bu adamın en büyük korkusu ölümmüş.

Sürekli ölümden nasıl kurtulacağını düşünüp duruyormuş. Sonra bir gün bir sabah erken vakitte siyah uzun paltosunu giymiş, yanına önemli eşyalarını alıp yola koyulmuş.

Az gitmiş uz gitmiş. Bir müddet sonra birden bir mahalle karşısına çıkmış. Sabahın alacakaranlığında mahalledeki bütün evlerin ışıkları yanıyor ve aileler mutlu mesut gülümsüyorlarmış. O an anlamış ölümden nasıl kaçacağını!

Bundan sonra ölümün girmediği mahallerde yaşamaya başlayacakmış…

Zavallı adam, devamlı değişik mahallelerden ev kiralamış ve en büyük sırrı da bu olmuş.

Eğer o mahalleye ölüm bir kez olsun uğruyorsa orayı terk ediyor başka bir mahalleden ev tutuyormuş. Böylece uzun yıllar yaşamış. Ve hiç yaşlanmadan hep otuz iki yaşında kalmış.

            Günlerden bir gün bir sis bütün şehri kaplamış. Şehrin içinden geçen gemiler bu siste görünmez olmuşlar.

Trafik karışmış.

Sokak lambalarının cılız ışığı bu sisi aydınlatmaya yetmiyormuş.

Ertesi gün sis aralandığında herkes çoktan bu adamın hikâyesini biliyormuş.

Bu seferde ortalığı bir uğultu kaplamış.

Öyle bir uğultuymuş ki bu, polis telsizleri radyo ve televizyon istasyonları bu uğultudan etkilenmiş ve doğru düzgün çalışamaz olmuşlar.

Herkesin aklında bu adamın ölümden nasıl kurtulduğu varmış.

Anneler çocuklarını unutmuş, babalar onu düşünmekten doğru düzgün işe gidemez olmuş.

            Heyecanlı geçen birkaç günün ardından ilk harekete geçen şehrin zenginleri olmuş. Bazı zenginler, gazetelere ilan veriyor bazıları da ev sahiplerini ve emlakçıları tembihliyorlarmış. Onunla karşılaşanın mutlaka kendilerini aramalarını istiyor ve karşılığında para vereceklerini söyleyerek kartvizitlerini bırakıyorlarmış. Hatta öyle ki zenginler kartvizitlerini dağıtacak eleman çalıştırmaya başlamışlar. Bir süre sonra şehrin bütün yolları zenginlerin kartvizitleriyle dolmuş. Yollar uzaktan adeta karla kaplı görünüyormuş.

Bütün şehir seferber olup ölümden-sağ-kurtulan-adamı aramaya başlamış.

            Ev sahipleri belki bize gelir umuduyla kiralık evlerinin önünden ayrılmaz olmuşlar. Diğer kiracılarını evden çıkarıyorlar ve boş kalan evlerin pencerelerine yedi mahalle öteden gözüken kiralıktır ilanları asıyorlarmış.

Aylar geçmiş. Ölümden-sağ-kurtulan-adam bir türlü gelmek bilmiyormuş.

Çaresi iyice tükenen ev sahipleri üzerlerine ev sahibi levhası asıp yollara koyulmuşlar.

Diğer taraftan ülkenin okumuş kesiminde tartışmalar almış başını yürümüş. Bu hararetli tartışmalar edebiyat ve kültür dergilerine de sıçramış.

Ülkenin aydınları ikiye hatta daha çok sayıya bölünmüşler. Kimisi böyle bir adamın gerçekten olması gerektiğini söylerken kimisi de illa gerçeklik aramanın yersiz olduğunu iddia etmişler.

Hükümette de işler hiç iç açıcı değilmiş. Bütün milletvekilleri bu tartışmanın içine çekilmiş ve hantallaşmış, çalışamaz olmuşlar. Bu durumdan çok rahatsız olan ordu hükümetin derdine çare olabilmek için yanlarında olduklarını ve gerekirse ölümden-sağ-kurtulan-adam’ın bulunması yolunda gerekli görülecek bütün önlemleri birlikte alabileceklerini bildiren bir muhtıra yayınlamışlar.

Halk bir kargaşanın içinde kalmış.

Herkes onu bulanın kendisi olmak istiyormuş.

Vee…

Bir gün bir ufak bir çocuk bu adamı görmüş!

Hükümet adamları, ordu mensupları, gazeteciler, adamın hikâyesini yazmak isteyen romancılar bu çocuğun başına toplanmışlar. Ama küçük çocuğun dili tutulmuş ve donuk gözlerle boşluğa bakıp duruyormuş.

Hâli hiç de iyi gözükmüyormuş. Bütün uğraşlara ve tedavilere rağmen çocuğun dilini çözüp de ağzından tek kelime laf alamamışlar.

Ölümden-sağ-kurtulan-adamı bulmak için artık iyice sabırsızlanan kalabalığın arasından zayıf uzun boylu bir adam birden, “Yerini söyleyemiyor madem bizi oraya götürsün!” demiş. Ortalığı bir anda bir sessizlik kaplamış.

Ölümden-sağ-kurtulan-adamı-gören-çocuk bakışlarını bu adamın üzerine öyle bir dikmiş ki… Öyle bir bakmış ki…

Herkes bu bakışlardan çok korkmuş. Bakışı, uğursuz kabul etmiş. Bakışın kendilerine ölüm getireceğine inanmış.

Kalabalık dağılmış.

Kalabalık dağılmış ama ortalığı kaplayan alacakaranlık, sisli hava ne dağılıyor ne de uğultular kesiliyormuş. Bütün insanlar yaşamayı da ölümü de unutmuşlar. Yine herkesin aklında bir tek o varmış, ölümden-sağ-kurtulan-adam!

Aradan uzun aylar geçmiş. Bütün devlet işleri işlemez olmuş. Diğer devletler bile merakla gözlerini bu ülkeye dikmişler. Zenginler fakirleşmiş. Çünkü bütün servetlerini bu işe harcamışlar. Fakirler ise zenginleşmişler. Çünkü fakirliğin getirdiği bıkkınlıkla zenginlere hep onu gördüklerini söylemişler. Böylece zenginlerin servetini kendilerinde biriktirmişler.

Toprak ürün vermez, güneş ısıtmaz olmuş. Geceler bile artık tam anlamıyla kararmıyormuş. Ayın rengi solmuş. Ağaçların yeşili artık parlamıyormuş. Bütün insanlar çok yorulmuşlar. Ama yaşamaya da mecburlarmış. Bütün neşesi kaybolan halk bir müddet sonra ölümden-sağ-kurtulan-adamı unutmaya başlamış ama artık gülmeden yaşıyorlarmış. Ve bir daha kimse o adamı anmaz olmuş. 


Yorumlar

Popüler Yayınlar