Irmak Zileli ile Yaz Sohbeti
ile Yaz Sohbeti
Merve DAĞKÖYLÜOĞLU: Bu sıcak günlerde biraz havadan sudan bahsetsek olur mu Irmak Hanım? Bugün benim size sormak istediğim sorular fazlasıyla “basit” olacak sanırım. Neden öyle olacağını ve neden son derece “sıradan” sorular sormak istediğimi kendime sordum. Aldığım cevap “neden olmasın ki?” oldu. Ama galiba ben yaz mevsimlerini bir karpuz sadeliğinde yaşayabiliyorum. 😊 -ya da zaten dünya yeteri kadar ağır ve zorlu- Mesela ilk soru, bir ağacın altına uzanıp hayal kurdunuz mu hiç?
M.D.: Küçükken ne olmak isterdiniz?
I.Z.: Hangi küçükken? Çocukluğun öyle farklı dönemleri var ki. Bir ara doktor olmak istediğimi hatırlıyorum. Hangi akla hizmetse! Sonra tiyatro baskın geldi (annemin olamadığı şeyi bana telkin etmesi diyebiliriz buna sebep.) Ardından daha bilinçli olarak psikolog olma isteği baş gösterdi. Sonrasını biliyorsunuz.
M.D.: Dünyada en çok nereyi merak ediyorsunuz?
I.Z.: Güney Amerika.
M.D.: Arkadaşlıklarda en önemsediğiniz şey nedir? Güven, tolerans…
I.Z.: Farklı olana saygı (yargılayıcı olmamak) ve dayanışma.
M.D.: İstanbul’un en çok nesini seversiniz ya da neresini, hangi semtini, kafesini, havasını?..
I.Z.: İstanbul’un boğaz hattındaki tüm semtlerini severim. Avrupa ya da Anadolu fark etmez. Karşılıklı iki kıyıda mekik dokuyabilirim.
M.D.: Vapurları?
I.Z.: Vapur sevilmez mi! Kışın vapurda salep içmeyi severim. Yazları çocukken kanlıca yoğurdu yerdik, pudra şekeri bol olacak.
M.D.: Hep İstanbul’da yaşamak istedim. Ama oraya taşınmaktan korkuyorum. Korkulacak bir şehir mi?
I.Z.: Hiçbir şehir bence korkulacak şehir olarak tanımlanmamalı. İnsana zarar verebilecek olan şeylerin daha çok dışarıdan değil, içeriden geldiğine inanıyorum. Hem ben İstanbul’da yaşıyorum da İstanbul’un tüm semtlerine girip çıkıyorum demek değil ki bu. Bir tane İstanbul yok açıkçası. Siz en rahat uyum sağlayacak olduğunuzu seçebilirsiniz.
M.D.: Nasıl bir öğrenciydiniz?
I.Z.: İlkokulda ve ortaokulda içe kapanık ve vasat. Lisenin ilk iki senesinde fazla sosyal ve tembel. Lise sonda akıllanmış ve fazla çalışkan. Üniversiteyi yedi yılda bitirecek kadar derslerle “ilgili”. Bir o kadar da aktivist.
M.D.: Limonata yapmayı biliyor musunuz?
I.Z.: Hayır!
M.D.: Eviniz rayların dibinde. Trenleri seyretmek güzel bir duygu mu?
I.Z.: Hem de nasıl güzel! Trenleri çok seviyorum. Bana pek çok duygu ilham ediyor. Çocukluğumda da trenlerle teşriki mesaim oldu. Sayısız tren anım var. Tüm ulaşım araçları içinde en sevdiğim. Müziği ve ritmi var bir kere. Son derece romantik. O kadar çok duygu çağrıştırıyor ki. Vedalar ve kavuşmalar üzerine bir roman yazacak olsam herhalde içinden sayısız tren yolu geçerdi.
M.D.: En çok hangi mevsimi seviyorsunuz?
I.Z.: İlk bahar. Nasıl sevmem, kızımı ilkbaharda doğurdum. İlkbaharda sadece doğa değil içim de çiçeklenir.
M.D.: Bir roman kahramanı olsaydınız kim olmak isterdiniz? İçinde yaşamak istediğiniz roman hangisi?
I.Z.: Hiçbirinde yaşamak istemezdim. Yazarken de okurken de başkası olma deneyimini yapıyorum ama bunun tek bir karakterde sabitlenmesini istemezdim. İsteseydim kendim olarak kalırdım zaten ama ben edebiyatı tam da bu yüzden seviyorum, o değişkenliği, o halden hale geçmeyi, farklı hayatlara geçiş yapabilmeyi…
M.D.: Mevsimlerin romanlara bir etkisi var galiba, sizce de öyle mi?
I.Z.: Yazarken içinde bulunduğunuz her koşul etkileyebilir elbette. Mevsimler de bunun dışında olmasa gerek.
M.D.: Yaşlanınca sahil kenarına yerleşmeyi düşündünüz mü hiç?
I.Z.: Hayır. Orda da sabitliği sevmiyorum. Yani bazen sahil kenarı, bazen şehrin kakafonisi… Yaşlanınca el etek çekme arzusu duyacağımı sanmıyorum.
M.D.: Sizin de sanki çocuk kalan bir yanınız var. Bunu nereden çıkardım? Küçük şeylerden mutlu oluyorsunuz. Doğru mu?
I.Z.: Yazmak oyun oynamak gibi bir şey. Oyun oynayan tarafım hala canlıysa demek, haklısınız. Küçük şeylerden mutlu olan biri miyim bilmiyorum ama mutluluk ve neşe anları için büyük şeyler olmasını beklemediğimi söyleyebilirim.
M.D.: Bibloları sever misiniz? İnsan objelere neden anlam yükler? Bizi başka dünyaya mı götürüyorlar?
I.Z.: Biblosuna göre değişir J Objelere mi anlam yüklüyoruz yoksa objeler kendi anlamlarıyla mı geliyorlar? Karışık bir mevzu. İnsan her şeye anlam yükledikçe daha iyi hissediyor kendini. Bütün bir hayat zaten bu anlam arayışına odaklı. Nesnelerin anlamları olduğunda ya da biz öyle düşündüğümüzde dünya sanki daha yumuşak, daha şefkatli bir yer haline geliyor. Duygusal bağlara ihtiyacımız var.
M.D.: Kediler her şeyi anlar mı?
I.Z.: Hiç kimse her şeyi anlayamaz. Ama kediler sandığımızdan daha fazlasını anlıyordur muhakkak ve bütün diğer hayvanlar.
M.D.: Yazarken vazgeçemediğiniz alışkanlığınız nedir?
I.Z.: Yürüyüş yapmak ve kahve, çay…
M.D.: Hiç yazarlıkla beraber geçiminizi sağlamak için başka bir işte çalıştınız mı?
I.Z.: Elbette. Sadece yazdığınız romanlarla geçinmek çok az insana nasip olur.
M.D.: Zor oluyor muydu?
I.Z.: Ben pek çok başkalarına göre şanslıydım, çünkü tam zamanlı bir işte çalışırken de yayıncılıkla ilişkili bir iş yapıyordum. Şimdi de kendi zamanımı ben yönetiyorum, yani bir yerde maaşlı olarak çalışmıyorum ama yazıyla ilişkili işler yapıyorum. Öte yandan zihninizde bir roman konusu ve hikayesi varken başka ne ile ilgilenmek zorunda kalırsanız kalın, bu zordur. İnsan sadece onunla meşgul olmak ister hep. Ne yapıyor olursanız olun, aklınız fikriniz ordadır. Aşk gibi.
M.D.: Hayat güzel midir?
I.Z.: Yaşamak tüm zorluklarıyla, sıkıntılarıyla, mücadelesiyle birlikte benim için güzel. Sorunuza ancak bu şekilde yanıt verebilirim, çünkü tek bir hayat yok, herkesin bir hayatı var, hatta her hayatın içinde başka bir sürü hayat var. Eyleme odaklanarak yanıt vermeyi tercih etmem ondan. Yaşama eyleminin kendisinden zevk alıyorum, yıldığım, yorulduğum da olsa zaman zaman. Bir şey öğrenince geçiyor yılgınlığım. Öğrenmek ve keşfetmek sanırım beni hayata en çok bağlayan şey.



Yorumlar
Yorum Gönder